
Aşk, insanlık tarihi boyunca en büyük gizemlerden biri olarak kalmıştır. Kimi zaman mutluluğun, huzurun kaynağı, kimi zaman da acının, çaresizliğin ve tükenmişliğin sebebi olabilir. Ancak özellikle bazı insanlar, tekrar tekrar zorlu ilişkilere çekilir. Peki, neden bazılarımız zor insanlara aşık oluruz ?
Bu sorunun cevabını anlamak için aşkın hem nöropsikolojik hem de psikodinamik süreçlerine bakmamız gerekir. Aşk, yalnızca duygusal bir deneyim değildir; aynı zamanda beyin kimyamızın, geçmiş deneyimlerimizin ve bilinçdışı motivasyonlarımızın bir sonucudur.
Zorlantının Hazza Dönüşmesi
Beynimiz, bilinmezliği ve meydan okumayı ödüllendirir. Birine ulaşma mücadelesi, beynin ödül sistemini aktive ederek dopamin salgılanmasını artırır. Dopamin, hazzı ve motivasyonu tetikleyen bir nörotransmitterdir. Birini elde etme çabası, tıpkı bir hedefe ulaşma sürecinde yaşanan tatmin hissi gibi çalışır. Zorluklar, aşkın tutkulu ve yoğun hissettirilmesine sebep olabilir.
Bu yüzden, zor kişilere duyulan çekim aslında aşkın kendisinden ziyade, ulaşılabilirlik ve erişim dinamiklerinden kaynaklanabilir. Ulaşılamayan kişi, beynimiz tarafından daha değerli olarak kodlanır. Bu süreç, aynı zamanda adrenalin ve kortizol gibi stres hormonlarını da devreye sokar. Kalp çarpıntısı, endişe, erişme arzusu, heyecan… Tüm bunlar, aşk olarak algılanabilir. Oysa bazen bu duyguların temelinde, sağlıklı bir bağ kurmaktan çok, içimizdeki bir boşluğu doldurma çabası yatmaktadır.
Elde Edildiğinde Uzaklaşma Hissi: Kovalamaca Döngüsü
Zor bir aşk yaşarken, erişilmesi güç olan kişiyi elde etme arzusu ilişkideki temel motivasyon haline gelebilir. Ancak bu kişi ulaşıldığında, yani “başarı” sağlandığında, başlangıçta hissedilen yoğun duygular hızla sönmeye başlar. Beyin, yeni bir zorluk arayışına girebilir ve bu noktada kişi, ilişkiye olan ilgisini kaybettiğini hissedebilir.
Bu, özellikle bağlanma korkusu taşıyan bireylerde sıkça görülür. Gerçek duygusal yakınlık ve samimiyet geliştirmek yerine, sürekli olarak erişilmesi güç kişilere yönelmek, bir kaçış mekanizması olabilir. Bazen bu döngü, çocukluk dönemindeki bağlanma travmalarıyla ilişkilidir. Güvensiz bağlanma stiline sahip kişiler, ya aşırı bağımlı hale gelir ya da gerçek yakınlıktan kaçınma eğiliminde olur.
Sağlıklı Aşk: Tutku ve Bağlılığın Dengesi
Sağlıklı bir aşk ilişkisi, sadece tutkuya ve arzuya değil, aynı zamanda güvene, ortak değerlere ve birlikte gelişme kapasitesine dayanmalıdır. İdeal bir partnerlik, yalnızca erişilmesi zor olanı kovalamaktan ibaret olmamalıdır.
Tutkulu aşk, ilk başlarda büyüleyici bir his yaratabilir. Ancak zamanla sürdürülebilir bir ilişki için karşılıklı anlayış, derin bir bağ ve ortak bir yaşam yolculuğu inşa edebilmek gerekir. Sevgi, zamanla büyüyen, gelişen ve iki insanın birbirine katkı sunduğu bir süreçtir.
Zor insanlara duyulan aşkın kaynağını anlamak, sağlıklı bir ilişki inşa etmek için önemli bir farkındalıktır. Zorluk ve erişememe hissini aşk sanmak yerine, gerçekten paylaşım yapabileceğimiz, bizi besleyen, birlikte büyüyebildiğimiz ilişkileri seçmek çok daha tatmin edici olacaktır.
Uzman Klinik Psikolog Aslı Kanizi Uysal,”Sonuç olarak, aşk bir erişim oyunu değil, derinlikli bir bağ kurabilme sanatıdır. Ve belki de en büyük aşk, tüm yanılsamalardan sıyrılıp gerçekten birbirimizi görebildiğimiz, olduğumuz gibi kabul edebildiğimiz yerden başlar.”dedi.